Önceki Sonraki

Muhteşem Küre Dağları’ndan….

07 Şubat 2016 / SÜRDÜREBİLİRLİK

Hiç gördünüz mü?… Ne kadar kıymetli, belki de Avrupa ‘da eşi bulunmayan 65 Milyon yıllık bir oluşum üstünde gelişmiş “Yaşlı ve Doğal Orman”… Amazon ile eşdeğer…

Milli Parklar, Tabiatı Koruma Alanları, Özel Çevre Koruma Bölgeleri gibi ‘doğa koruma alanları’, biyolojik çeşitliliği yerinde korumanın ve doğal ekosistemlerin varlığını ve geleceğini güvence altına almanın en etkili araçlarından biri. Yoğun kullanıma açık ve yalnız bu amaçla işletilen ormanlar, bozkırlar, sulak alanlar, deniz ve kıyılarda varlığını sürdürme şansı bulamayan türler, habitatlar ve ekolojik süreçler için doğal sığınak işlevi gören koruma alanları, bulundukları yerde doğal evrimin devamına ve doğal çevrenin geri kazanılmasına olanak sağlıyor. İnsanlar ise, koruma alanlarındaki yabani türlerin genetik potansiyelinden, doğal ekosistemlerin temiz hava, temiz su, toprak koruma gibi çevresel hizmetleri ile rekreasyonel olanaklarından faydalanıyor. Yerel topluluklar, buralarda geleneksel yaşam tarzını ve geçimini sürdürme olanağı bulur. İnsan faaliyetleri yüzünden türlerin azalmasını ve hatta ortadan kalkmasını önlemek çevresel bir sorumluluk olduğu kadar etik bir zorunluluktur. Dünyada Himalayalar, Yellowstone, Kruger, vb; Türkiye’de, Küre ve Kaçkar Dağları, Tuz Gölü, Acarlar Longosu, Kaş-Kekova Deniz Koruma Alanı gibi sembolleşmiş koruma alanları yalnız bir ulusun değil insanlığın ortak doğal mirasıdır.

Türkiye’nin de taraf olduğu Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, 2010 yılına kadar, ülkelerin, sahip olduğu biyolojik çeşitliliği temsil edecek şekilde, koruma alanlarının en az yüzde 10 düzeyine çıkarılmasını ve bu alanların etkili bir şekilde korunmasını ve iyi yönetilmesini hedef olarak koymuştur. Bu çerçevede, dünyada olduğu gibi ülkemizde de yeni koruma alanları oluşturulmaya devam etmektedir

1958 yılında ilan edilen ilk milli park ile başlayan Türkiye’deki süreçte de bugüne kadar değişik statüler altında (milli parklar, tabiatı koruma alanları, tabiat parkları, tabiat anıtları, yaban hayatı koruma sahaları, muhafaza ormanları, gen koruma ormanları, tohum meşcereleri, özel çevre koruma alanları,doğal sitler, vb.) yaklaşık 4 milyon hektar alan yasal koruma statüsüne alınmıştır. Bu rakam ulusal yüzölçümümüzün yaklaşık yüzde 5’ine karşılık gelmektedir. Halbuki “ gelişmişlik” kriterlerine göre bunun en az % 10 olması gerekiyor WWF-Türkiye’nin, ulusal uzmanlarla birlikte yaptığı “Türkiye’nin Önemli Bitki Alanları”, “Önemli Kuş Alanları”, “Türkiye Ormanlarının Sıcak Noktaları” gibi çalışmalar, öncelikli olarak hangi alanların korunması gerektiğini bilimsel verilerle ortaya koymayı amaçlayan çabaların bir ürünüdü…

Daha da önemlisi, yasal doğa koruma statüleri, koruma alanlarımıza yönelik tehditlere karşı yeterli bir güvence sağlamaya yetmiyor. Hidroelektrik santraller, enerji hatları, yollar ve buna benzer altyapı projeleri, madencilik ve taş-kum ocakları, yasadışı avcılık, kaçak kesim, yangın gibi çok yönlü tehditlerin korunan alanlara etkileri iklim değişikliği gerçeği ile birleşerek daha da artıyor. Örneğin, madencilik mevzuatımız, korunan-korunmayan alan demeden her yerde maden arama ve işletme imkanı sağlarken; turizm mevzuatımız, koruma alanlarında kitlesel turizmi ve yapılaşmayı teşvik ediyor. İstanbul’da yapımı planlanan III. Boğaz Köprüsü ve öngörülen bağlantı yolları, Türkiye’nin aslında mutlak surette koruması gereken Önemli Bitki Alanlarından biri olan İstanbul Ormanlarını parçalanma ve sahip olduğu istinai biyolojik çeşitliliği yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulundurmakta… Ve en önemlisi, son zamanlarda sayıları giderek artan hidroelektrik santral projelerinde kantarın topuzunu o kadar kaçırdık ki, koruma alanlarımız bile bunların kurbanı olmaktan kurtulamıyor. Bunun en son örneği, 21. yüzyıla girerken“Dünyaya Armağan” ettiğimiz Küre Dağları Milli Parkını bir kanser gibi saran HES projeleri.

 Küre Dağları Milli Parkında HES Projeleri

Küre Dağları, karstik jeolojik yapısı ve bunun sonucu olarak ortaya çıkmış olağanüstü boyutlardaki kanyonları ve mağaraları, doğal yapısını günümüze kadar taşıyabilmiş yaşlı ormanları, akarsu ekosistemleri, yaban hayatı ve biyolojik zenginlikleri ile bütün dünyaya mal olmuş bir doğa parçası… Alanın milli park ilan edilmesine giden süreçte uygulanan “yenilikçi” ve “katılımcı” yaklaşım, ülkemizdeki örnek doğa koruma uygulamalardan biri olarak kabul ediliyor. Küre Dağları Milli Parkı’nın ilanı, Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından, ülkemizin Dünyaya Armağanı olarak kabul edilmiş ve hakettiği gibi korunması için ülkemizce gerekli hassasiyetin gösterileceği 1999 yılında Çevre ve Orman Bakanlığınca dünya kamuoyuna ilan edildi.

 O zamandan bu yana, Bakanlığın yerel birimleri, bölgedeki yerel yönetimler, yöre halkı, uluslararası kuruluşlar ve WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) işbirliğiyle gerçekleştirilen çalışmalarla, yöre halkına sosyal ve ekonomik fayda sağlarken doğayı daha etkili bir şekilde korumanın mümkün olduğunu gösterme yolunda önemli aşamalar kaydetti…

Bakanlığın yerel birimleri ve yöre halkıyla işbirliği içinde milli parkın ilanından bu yana sabırla oya gibi işlenen bu çalışmaların yöre halkı tarafından ne kadar takdir edildiğine, geçtiğimiz hafta bölgeye yaptığım ziyarette tanık olma fırsatı buldum. Halen, Çevre ve Orman Bakanlığı, BM Kalkınma Programı (UNDP) ve WWF-Türkiye işbirliğiyle alanda yürütülmekte olan bir proje de, gerekli kriterlerin yerine getirilmesine yardımcı olarak Küre Dağları Milli Parkı’nın, Avrupa’nın vahşi yaşamı ve etkin yönetimi ile örnek milli parklarını içeren PanParks sistemine katılma hedefi doğrultusunda, uluslararası profilini yükseltmeyi amaçlıyor. Bu vizyon gerçekleşirse, Avrupa ve Türkiye’deki nitelikli ve doğa koruma bilinci yüksek ziyaretçilerin alana kanalize edildiği; bu şekilde de turizm ve doğa korumanın birbirini karşılıklı olarak desteklediği bir model hayata geçirilmiş olacak.

Bir yandan, etkili doğa koruma yönetimi adına Küre Dağlarında atılan bu olumlu adımlara karşılık, milli parka hayat veren Devrekani ve Aydos çayları üzerinde, havzanın korunması gereken ekolojik bütünlüğünü bozacak hidroelektrik enerji santrali (HES) projelerinin gündeme getirilmesi önemli bir çelişki yaratıyor.

Türkiye’nin ekonomik gerçekleri ve enerji ihtiyacının karşılanmasında yenilenebilir enerjinin önemi elbette yadsınamaz. Bununla birlikte, görece küçük kapasiteli bu santrallerin kurulacağı yerler, yasalarla ve uluslararası sözleşmelerle korumayı taahhüt ettiğimiz ve toplam alanı ulusal yüzölçümümüzün yüzde 5’ini bile bulmayan böylesine istisnai koruma alanları olmamalı. Küre Dağları örneğinde HES yapımı için başvurulan taktiklerden biri, su alma yapıları, tüneller, türbinler gibi yapıların, hukuki engeli aşmak için, milli park sınırlarının hemen bir adım ötesinde tasarlanması. Bu, doğal ekosistemin kompleks yapısını ve havza bütünlüğünü gözardı eden bir yaklaşım. Zira, yer yer milli park sınırları içine girip çıkan Devrekani ve Aydos Çayları, onunla girift bir ilişki içinde. Kireçtaşından oluşan, karstik arazi yapısının en belirgin özelliği, kırıklı, çatlaklı, boşluklu, düdenli, obruklu olması. Yapımı öngörülen HES projeleri için açılacak iletim tünellerinin böyle bir yapı içerisinden geçmesi gerekiyor. Karstik oluşum içinde yapılacak patlatma ve kazıların ekolojik sistemde ciddi hasarlar meydana getirmesi; projelerde öngörüldüğü gibi, gözenekli zemindeki olası su kaçaklarının önlenmesi için boşluklara beton enjekte edilmesi gibi uygulamalarla, yeraltı sularının hareketinde değişmelere yol açması kaçınılmaz.

Nitekim, üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliğinin su ve doğa korumayla ilgili direktifleri de bütüncül havza yönetimini gerektiriyor. Görece küçük kapasiteli bu santrallerle (Örneğin, Ilıca HES: 49 MW; Cide HES: 21,5 MW) üretilecek enerji için ödeyeceğimiz ekolojik bedel ise ayrı bir soru işareti.

Ülkenin %95 i dururken neden korunan %5 i bozuyoruz?… Atılacak taş ürkütülecek kurbağaya değecek mi? Karar vericilerin, bunu bir kez daha düşünmesi gerekiyor.

Yorum Bırakın

Go Up